Matrix Filmi İnceleme: Gerçek Orada Bir Yerde

Matrix Filmi İnceleme: Gerçek Nerede?

Gerçekliğe nasıl ulaşırım? Şeyleri deneyimleyerek mi, algılayarak mı? Peki, deneyim ve algısal süreçler, gerçeğe ulaşma çabasında bizi tatmin eder mi? Neden olmasın. Ancak “sadece gördüğüme inanırım” başkaldırışı bile yetersiz kalabilir. Peki ya gördüğümüz, hissettiğimiz şeyler birer yansımaysa? Ya da cesaret etmekten korkup içinde bulunduğumuz gerçeklikten daha öteye gidemiyorsak? Bize sunulan gerçekliğin rahatlığını yaşayabiliriz; ancak bu gerçekliğin altında yatan örtük anlamların keşfi zor ve sıkıcı bir mücadeledir ve Matrix’te Zion şehrine sıkışmış insanların mücadelesi burada başlar.

Matrix Filmi ve Gerçeklik

Gerçeklik, insanlığın varlığından beri sorgulanagelen bir kavram olmuştur. Bu konu, en seçkin örneklerden olan Platon’un mağara alegorisinde sembolik bir şekilde anlatılmıştır.

Matrix evreninde yaşananlar ile Platon’un mağarasında yaşananlar benzerlik gösterir. Matrix, beyin etkileşimli bir simülasyonun parçasıdır. Matrix içinde insanların gördükleri, Platon’un mağarasındaki nesnelerin ateş ışığında duvara yansıyan gölgeleridir. Fenomenlerdir. İkinci düzey bir gerçekliktir. Asıl gerçeklik (yani birinci düzey gerçeklik) Platon’a göre güneşin kutsal ışığında görülenlerdir. Matrix’te ise asıl gerçeklik, insanların bedenlerinin uyutulduğu, bu bedenlerin sadece makineler için pil olarak kullanıldığıdır.

Platon bize kutsal güneş ışığını asıl gerçeklikte verir. Ancak Morpheus bize asıl gerçekliğin güneşsiz bir çöl olduğunu söyler.  Platon’da mücadele ikinci düzey gerçeklikte verilirken, Matrix’te mücadele tüm gerçekliklerde verilmelidir.

Ancak her iki örnekteki gibi asıl gerçekliğe ulaşmak kolay değildir. Mağaradan çıkmak için önce zincirlerin kırılması gereklidir; Matrix’ten çıkmak için ise Neo’nun geçtiği yollardan geçmek. Var olmak gitgide zorlu bir düşünme tarzına evrilmiştir: Düşünüyorum o halde varım iken, “Sorguluyorum o halde varım”a ve en son “Başkaldırıyorum O halde varım”’a… Bu durum teoride kalmayıp pratiğe dökülürse Neo ve mağaradaki zinicirini kırabilmiş insan gibi tam bir gerçeklik içinde yaşayabiliriz ve yaşatabiliriz.

Yabancılaşma ve Matrix Felsefesi

Teknolojinin hayatı kolaylaştırdığı su götürmez bir gerçektir ve insanlık, teknolojinin gelişmesiyle var olabilmek için hep makinelere güvenmiştir. Ancak makineyi yaratanın insan olduğu unutulup ona çok farklı anlamlar yüklenmektedir. Yaşamak, makinesiz bir hayatta yüzyıllardır çok kolayca gerçekleşirken günümüzde yaşamak kavramı değişmektedir. Makinelere, teknolijiye bağımlı bireyler oluşturulup teknolojinin tahakkümü altına hızla girilmiştir. Buradan Freuerbach’ın yabancılaşma tanımına ulaşırız. İnsansal özelliklerimiz kendi içimizde olduğu halde başka nesnelere yüklenmiştir ve var olabilmek için onlara muhtaç olmuşuzdur. İnsan böylece kolay bir şekilde tahakküm altına girer. Matrix’te bu fırsatı makineler kaçırmamıştır ve insanları tahakküm altına almıştır.

Bir şey hakkında en iyi bilgiyi onun üretim sürecinden alırız. Görünüşe aldanabiliriz ancak üretim süreci bizi aldatmaz. Üretim süreci 1. düzey gerçeklikken (kutsal güneş ışığı) görünüş 2. düzey gerçeklik olablir (ateş ışığında yansıyanlar) Aynı şekilde nasıl üretirsek o halde yaşarız. Çevremizde kullandığımız birçok nesnenin üretim sürecine hakim değilizdir. Onları üretenlerde hakim değildir çünkü sadece üretimin bir bölümünde yer alır ya da ürettiğne hiç dokunmadan her şeyi makieneler yapar. Ve çağımız insanı ürettiği ürün gibi hayatının birazına halim olabilir ve bütünü göremez. Böylece hayat fragmanlaşır. 

matrix filmi inceleme eleştiri

En Büyük Korku

İnsanlar makinelere her şeylerini verirler. Eylem gücünü, mutlu mutsuz anlarını ve de kendi benlerini. Bunları daha sonra ihtiyaçları olduklarında makinelerden alırlar. Ancak artık insan kendisi değildir. Muhtaç olduğu teknolojinin istediği kadar insan kendisidir. Kendi başına özne olamayan insan ben’ini yitirmiştir ve Kirkegaard’ın dediği gibi ‘en büyük korku ben’in yitirilişidir.’ Bu sessiz sedası hiç hissedilmeden gerçekleşir. Makinelerin yükselişini, Wachovski kardeşler Matrix distopyalarında Luis Bunuel gibi gözü usturuyla keserek anlatır. Ancak gerçekte bu hiç hissedilmez.

Morpheus Neo’ya Matrix’in ne olduğunu anlatırken şöyle der:

“İnsanlık tarihinde var olabilmek için hep makinelere güvendik. 21. yüzyılın başlarında tüm dünya bir kutlama yaptı. Kendi ihtişamımızı kutluyorduk. ‘Yapay zeka’ doğmuştu.” Ve daha sonra makinelerin gerekli enerjiyi bulup insanları tarlalarda yetiştirdiğini ve ölüleri sıvılaştırarak yaşayanları damardan beslediğini anlatır.

Marx, Freuerbach’ın yabancılaşma teorisini eksik bulduğunu söyler. Çünkü Freuerbach insanların neden bu hale geldiğini ve bundan nasıl kurtulacaklarını söylememiştir. Bunu Matrix’te Morpheus insanların neden bu hale geldiklerini açıklar ve Neo da bundan kurtulmayı vaat eder:

“Geleceği bilmiyorum. Nasıl sona ereceğini söylemeye gelmedim. Nasıl başlayacağını söylemeye geldim. Bu telefonu kapatıp, dışarı çıkacağım, sonra da insanlara, görmelerini istemediğiniz şeyi göstereceğim. Onlara sizsiz bir dünyayı göstereceğim.”

Bir fikre körü körüne bağlanmak, onu sorgulamamak kuşkusuz doğru bir şey değil. Ancak Morpheus’un yaptığı buydu. Neo başarısız olsa da Morpheus ona hep inandı ve kazandı. Ancak makinelere karşı kazandıran şey Morpheus’un inancı mıydı? Yoksa kahinin dediği gibi Trinity’nin aşık olacağı kişinin seçilmiş kişi olması mıydı? Peki ya Trinity olmasaydı? Yapmamız gereken sadece bir şeye inanmak… Gerisi zaten kolay mı?

Belki de Wachowski’lerin Matrix filmi ile demek istediği şu olabilir:

Platon’un mağarasındaki mücadelemizde tıkandığımız zaman aşka ihtiyacımız olacak.

Neden olmasın…

Diğer Film İncelemeleri için Tıklayın

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*